écriture etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
écriture etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Haziran 25

Requiem for a Mag!

2006'nın ilk günlerinde medya dünyasından bir grup adam geldi ofise, paylaşacakları önemli bir konu vardı ve toplantımızın tek gündemi de buydu; önemli konu.. Yeni bir oluşum, değişim, farklılık üzerine bir şeyleri de bu önemli konunun alt başlıkları olarak sunacaklar, reklamveren tarafının ilgisine nail olup işbirliğine imza atacaklardı herhalde, yani genelde böyle işlerdi sistem. Ağır durmamız gereken bir toplantıydı velhasıl.. Ancak öyle olmadı, daha ilk dakikalarda ağzından baklayı çıkarıverdi karşıdaki adam.. "Four Four Two'yu Türkiye'ye getiriyoruz!"

Azıcık soluk alsaydık, kendimize gelseydik, soğukkanlılığımızı korusaydık da önceden kafamızda planladığımız sistem üzerine sergileseydik davranışlarımızı be adam. Yok hayır, oralı değildi kendileri, direk kafadan vurdu beni..

Ve işte benim için öyle başladı heyecan.. 2006 Nisan ayıydı ilk sayı.. Bir anlamda çıkmaya başladığımız dönem. Tanışma ve flört kısmı yukarıda da bahsettiğim gibi, biraz daha geriye dayanıyor, ilk görüşte çarpılma kısmı da cabası..

Sektör üzerine az çok bilgi sahibi olmanın avantajı ile ilgili ayın başını beklemeden, bir önceki ayın sonunda alırdım hep dergiyi.. Okurdum da okurdum, atladığım yerler var mıdır acaba diye de çok düşünüp tekrar başa sararak okurdum kimi yerleri... Böyle geçti işte zaman... Four Four Two Türkiye'de yayın hayatına başladıktan sonra 3 kez ev değiştirdim ben. Her taşınma esnasında bir miktar dergiye veda ettim. En çok koyan Radikal Futbol ekleriydi gerçi, gözüm gibi bakıp biriktirdiğim, koleksiyonumun önemli parçalarıydı onlar.. Daha bir çok yayın, dergi, broşür vs.. Taşınırken taşınamadılar benimle birlikte.. Bir tek Four Four Two.. Terketmedim onları, onlar da beni terketmediler sağolsunlar.. Büyüdükçe büyüdüler, her sayıdan 2'şer tane oldular da yetmediler, kimi sayılarda 3'e çıktılar..

Yayın ekibi değiştiğinde biraz darılmıştım, Banu Yelkovan ve tayfasına bağlanmıştık nitekim. Radikal Futbol'un damakta kalan tadından izler sunan adamlardı her biri, hatta bazıları bizzat o tadı sunanlardı.. Yeni ekiple önceleri tartıştım biraz, bulundukları dergi grubunda farklı departmanlardan kaynaklanan sorunlar nedeniyle yaşadığım bir mağduriyet vardı.. Sevgi büyükse tepki de büyük olacaktı ya, bastım yaygarayı. "Değiştin sen, ilişkimiz de değişti" kalıbının ortasına oturttum yaşananları.. Sonra baktım ki ilişkiyi kurtarmak için karşı taraf benden daha fazla çaba gösteriyor, kayıtsız kalmak olmazdı, e zaten benim yaptığım da nazdı canım. Güzel güzel konuşup anlaştık, ikinci bahara da böyle başladık..

Şu anektodu da aktarayım dur hele; Derginin piyasaya çıkış tarihi malum ya hani, yukarıda da söyledim, ayın son günleri. 2008 Avrupa Şampiyonası'nın sonuna denk gelecek sayı için bayiyle her sabah muhatap olmaya başladım, ay bitti, dergi hala gelmedi, herhalde Türkiye turnuvayı bitirdikten sonra baskıya girecekler diye düşündüm, meğer planları farklıymış, finali de yazıp çıkarmışlar dergiyi.. Ayın 3. veya 4. günüydü sanırım, kavuştum kendisine. Karşılıklı konuştuk biraz, beni nasıl heyecanlandırdığını söyledim, sevindi..
...
Zaman geçti işte, geldik bugünlere.. Durduk yere bir dedikodu çıkardılar.. Dergi kapanıyormuş.. Yapmayın bunu.. Orijinalini almasını ben de biliyorum ama yapmayın.. Terketmeyin.. Üzmeyn sizi sevenleri.. Futbolu sizinle daha bir sevenleri...

Pazartesi, Mart 1

Futbolun diyalektiği diyerek kaybolmuş mu oluyorum?

Fanatizm.. Gözlüklerin atlara münhasırıyla şereflenme seremonisi!

Gözlerim karanlık, aidiyeti hissediyorum, basiretimi son kapakla atıyorum içimden, o kaşkol billurdan kişiliği parçalayan kötülüğüm, davranışlarım değme aktörlere taş çıkaracak kadar kötü.. İşte yenmeye giden ben.. Sevmediğim ben, biz..

Milletçe bu sisteme alet olmuş insanları, o insanları sevenleri de sevmeyiz -ki efendilik de bunu gerektirir- berrak ve asil duyguların insanıyız nitekim. Bu yüzdendir ki elimizden geldiğince çevremizdeki problemli kişileri düzeltme yoluna gideriz, kendi gelişimini tamamlamış ve artık paylaşmaya hazır her insanın yaptığı gibi! Yanlışı düzeltme dürtüsü işte, atalardan geliyor olsa gerek, malum kelle koltukta dünyaya meydan okudular sırf döndürmek için..

Özümüzü eleştirme noktasından hareketle, uzaklardan değil de Türkiye profilini her dem hissettiren yakınlardan bir yerlerden yola çıkalım. Bu yer bir Okan Bayülgen vecizesinin biraz daha kalıp değiştirmiş versiyonu olsun. Ortanın azıcık üstünde, en alttan en üste kadar gidebilme potansiyeline sahip komünitelerin bileşkesi herhangi bir sosyal platformun içine girelim. Kaç kişiyiz orada, ne yeriz-ne içeriz, nerelerde gezeriz, ortak özelliklerimiz ne kadar ortak, neden oradayız ve paylaşmak zorundayız, sosyal kaygı güden detaylara girmeden düşünelim sadece. Nitekim sosyal mecraya girdiğimiz günden beri sosyal dürtüerle hareket ediyoruz, ah bir nefes verelim de soluk olsun düğümlerimizde.

Bu soruların bizi nereye vardıracağı bilinmez çünkü, soluksuz çıkarsak yola nereye kadar tahammül edebileceğimiz öngörülmez. Sonuçta platformdaki her karakterin reel dünyada birden fazla yansıması olduğu tahmin edilebilir birşey ancak bu karakterlerin dayanma gücü asıl sorgulanması gereken. Platformu bizim de dahil olduğumuz bir küçük ülke yapıverelim tamam, örnek uzay mıdır nedir hendese ilminden esinlenerek gidelim ona da kabul verelim.

Buradayız... İnsan içinde.. Toplumun gözleri önünde.
Buranın ötesinde başka yerlerde de bizi temsil etmek üzere görevlendirdiğimiz karakterlerimiz mevcut. *Malesef* çokça büyük bir sanallık içinde ve bu gizemli alemin verdiği; cehaletin asalete dönüştürdüğü cesaretle bir şeylerin peşindeyiz. Fark edilmek istiyoruz ve bir şekilde bunu başarmanın yollarını arıyoruz. Bulduğumuzda da dokunmayın keyfimize. Kolay yoldan farkedilme metodları nelerdir diye düşündün mü hiç, yoksa düşünmeden mi karar verdin? Bu cümleciğin içindeki paradoks bile sorularımı yanıtlıyor ama neyse yoksayıyorum, statüsü belirlenememiş insan için farkedilmenin en kısa yolu yeşil çimlerden geçiyor dostum, bulmamız zor olmasa gerek. Er kişilerin dikkatlerini kısa zamanda cezbetmek çocuk oyuncağı kıvamında. Ne gerdan kıvırmalar, ne ters dönüp yer şikayetleri, gerek yok. Buyurunuz er meydanına, size yerimiz her zaman var.

Yazıyoruz, yazıyoruz ve bünyemizi tatmin ediyoruz. Bazen ‘nasıl koyduk’ diye yeri göğü inletiyoruz oyun bittiğinde, hemen bir tetiklenme harekatı gözleniyor tabi yeşil semalarda hem lehte hem aleyhte. Doğal olarak bu gurup pek tasvip edilmiyor duyarlı insanlarımız tarafından! Kimileri objektif bakmaya, ortamı yumuşatmaya çalışıyor, ucunda ölümün olmadığı temaşa sanatı nitekim. Güzel düşünceler, tebrik ederiz o zaman deyip Sezar'ın hakkını teslim etme aktivitesi yani, Neron'la Brütüs'ü konuşan, ateşli bir ihtiras hikayesi ile belirsizliklerle dolu bir arkadan vurma hikayesi, Sezar'ı kim gerçekten andı ki hem?

Neyse... Kimileri ben ilgilenmem deyip köşelerine çekiliyor çağlar üstü bir medeniyetin üyeleri gibi, takdir ediyorum ne yalan söyleyeyim. James Cameron'ın hayal gücünün sınırlarında yaşayan insanlar bunlar olsa gerek diyorum kendi kendime.

Gezegeni yok eden zihniyet de aynı hayal gücünün dahilinde şekillenmişti değil mi? Meşin yuvarlak konulu her zerreciğin ardından kişiyi ''üç direğin arasından geçen topun doğurduklarına bakın hele'' zihniyetiyle ötekilerin aşağıladığı siyah adam muamelesine tabi tutanlar.

İşte şimşeklerimin çaktığı an. Safları sıklaştırın, renklerin kavgasına mola, şimdi zaman renklerin tümünün düşmanlarıyla mücadele zamanıdır. Meydan okumanın açıklaması budur işte, yelkenler fora.

Kontraları görüyorum, sizde renk fanatizmi varsa bizde de anti-fanatizm'in paradoks içeren reddettiğimiz fanatizm kırıntıları var. Savulun…

Taraftar.. Kendini kaybetmiş de olsa, fanatizmin boyutlarını darmadağın edercesine militan gibi takımlarının yanında olmaktan gurur duysa da, iki rengin yan yana gelmesiyle hayatın anlamına vakıf oldum sansa da; bizden birisi be. Sevmek zorunda değiliz onu, nefret etme konusunda da sadece özgür irademizle çatışabiliriz, özgür iradeye de hangi çılgın gem vurabilmiş ki demeyin onu da alt edebiliriz pekala. Ancak bunu yaparken beyaz türk edasına bürünmek de neyin nesi? İşte burası anlayamadığım nokta. Yaş kuru demeden topun ensesindeki herkesi töhmet altında bırakmak hangi mantığın ilkesi? Futbol sevgisini insanlığın standartize edilmiş ve tabana yayılmış çılgınlığıyla aynı kefeye koyma gafleti hangi sistemin doğrusu?

Fanatiklere gülüyorum ve onları düzeltmek adına anti-fanatizmin fanatiği oluyorum. Belli bir kitleye hitap eden her oluşumdan bağnaz bir koku alıyorum ve sözlerimi söylüyorum cesurca. Aferin bana..

Son söz her zaman gerçeğin sözüdür ve ben gerçeğim!

İki uç nokta arasında gidip gelen ve gerçekliğini ısrarla öne çıkaran bir gerçek! Abartı diyenler vardır muhakkak, kime göre neye göre klişesinden hareketle saplandığı bataklıktan çamurlu ayarlara girişenler de olacaktır. Durumun çarpıklığı aşikar ne de olsa. Kim haksız peki onu söyleyebiliyor musun bana?

Aynaya mı? Bir ara bakarız, acelesi olmasın. Ve rica ediyorum, birisi beni çekip kurtarsın, vicdanım, sağduyum, ellerim, dikenli teller, en ağır küfürlerim, sevgilerim, içtiklerim? Ben kayboldum!

Perşembe, Şubat 11

Çizmeyi aşmak!

Johan Neeskens:
Ajax, Barcelona, NY Cosmos, Hollanda Milli Takımı oyuncusu.
Rinus Michels'in birinci nesil öğrencisi.
Hollanda Milli Takımı, Avustralya, Barcelona ve Galatasaray takımları antrenörü.


Frank Rijkaard:
Ajax, Milan, Hollanda Milli Takımı oyuncusu.
Johan Cruyff'un yetiştirdiği jenerasyonun üyesi.
Hollanda Milli Takımı, Rotterdam, Barcelona, Galatasaray takımları teknik direktörü.


Türk basını:
Fotospor, Fanatik, Fotomaç, Posta, Takvim, Güneş, Telegol, etc. etc..

Perşembe, Ocak 28

2010 model Galatasaray ve futbol dünyası

Aşağıda Galatasaray'ın mevcut yabancıları var. Bu oyuncuların hepsinin hayatları Florya'dan önce bir şekilde kesişti. Gün itibariyle Linderoth dışında hepsi aynı takımdalar. Aralarından birisi ile daha yollar ayrılacak. Her neyse konuyu olumsuz duygulara bağlamadan söylemek istediğimi söyleyeyim, aslında dünya gerçekten küçük. Hele ki futbol dünyası. Bir şekilde aynı takımda oynadın, rakip oldun, aynı yerde yemek yedin, aynı otelde kamp yaptın, aynı sahada nefes aldın, aynı yerden hayatını kazandın. Bir daha yüzünü görmeyeceğin insanlar yaşamyor futbol dünyasında, er ya da geç karşılaşıyorsun.

Peki neden bir daha yüzünü görmeyeceğin insanlara bile yapılması hoş olmayan davranışlar o sahada mübah oluyor? İzlediğim en saçma filmlerden biri olan 2012'nin tek düzgün tarafı olan insanlıktan çıkabilen insanlar yaklaşımına paralel bir duruş var işte futbolda da, yeşil sahanın dışında bir hayata sahip olmayan, oldurulmayan insanlar. Zor, zor..

Harry Kewell: Leeds United, Liverpool, Galatasaray
Milan Baros: Banik Ostrava, Liverpool, Aston Villa, Lyon, Porstmouth, Galatasaray
Lucas Neill: Milwall, Blackburn Rovers, West Ham, Everton, Galatasaray
Elano Blumer: Santos, Shaktar Donetsk, Manchester City, Galatasaray
Joao Alves: Corinthians, CSKA Moskova, Manchester City, Everton, Galatasaray
Shabani Nonda: Vaal Professionals, Zurich, Stade Rennais, AS Monaco, AS Roma, Blackburn Rovers, Galatasaray
Giovanni Dos Santos: Barcelona, Tottenham Hotspur, Ipswich Town, Galatasaray
Tobias Linderoth: Elfsborg, Stabæk, Everton, Coppenhagen, Galatasaray
Leo Franco: Indipendiente, Merida, Real Mallorca, Atletico Madrid, Galatasaray
Abdel Kader Keita: Africa Sports, Étoile du Sahel, Al Ain, Al Saad, Lille, Lyon, Galatasaray

Cumartesi, Temmuz 18

Yaşasın, yine yayıncı rezaleti!

Ülkemizin en çok para getiren iki endüstriyel kulübü bu sezon UEFA Avrupa Ligi'nde mücadele edecekler. Yayın haklarını D-Smart'ın satın aldığı bir lig bu. UEFA'nın da haftada bir maçın açik kanalda yayınlanması şartıyla maçları D-Smart'a verdiği lig aynı zamanda. D-Smart maçları yayınlıyor, anlaşmanın tüm şartlarını da yerine getiriyor. Kanal D uzerinden yapmayi planladığı açik maç yayını ile de anlaşmanın son şartına uymuş oluyor. Evet buraya kadar her şey normal, süt liman, hayat güzel, vapurlar falan.

Konuyla ilgili UEFA sitesindeki resmi ibareyi de geçelim, netleşsin durum; "Media rights Dogan TV Holdings will exploit the media rights on its KanalD TV channel – one of Turkey's leading free-to-air channels. KanalD will show live free-to-air coverage of the first-choice game in each matchweek, including the first-choice match featuring a Turkish club, as well as a weekly highlights programme. Additional live games will be scheduled on DSport-branded channels (part of the DSmart digital platform). Furthermore, the platform-neutral approach taken by UEFA means that Dogan has been granted internet and mobile exploitation for all matches"
Öylesine mesuduz ki...

Evet, gelelim realiteye.
Bugünlerde çeşitli Doğan Grubu gazetelerinde ilanlarını görüyoruz yayıncı kuruluşun, (Yayıncı kuruluş deyince hep Digiturk geliyor aklıma, aferin pazarlamacılarına) Avrupa Ligi maçlari D-Smart'ta diyor. (Türkce dersini iyi dinleyenler biraz daha dikkatli bksınlar, maçlar D-Smart'ta!) Kanal D'de yayilanacak "free" mactan bahsetmemiş hiç. Etik davranış beklemiyorum, pazarlama hileleri deyip geciyorum da birazcık bi insaniyet işte ne bileyim. Neyse geçiyorum bu kısmı, zaten gectiğimiz sene de "Sampiyonlar Ligi D-Smart'ta" ilanlari vardı boy boy gazetelerde. Korktuk biz de. Adamlar yalan söylemiyorlardı herhalde onca ilanda, sonra baktık ki doğru da söylemiyorlarmış. Çok şükür her yerden izledik. "Sadece D-Smart'ta" demedik diye yırtmaya çalıştılar. D-Smart'ta yok mu maçlar, var, e tamam dğru işte?
Şimdi yine aynı şeyi yapıyorlar. Maclar D-Smart'ta.. Aferin diyorum.. Sadece aferin.. (sadece deyince daha net oluyor)

Beni asıl geren kısma geleyim şimdi. Bu D-Smart'ci beyefendilerin piyasaya çıktıkları ilk zamanlarda soyledikleri bir söz vardi, çerçevletip Digiturk'e gönderenler bile vardı yahu; "D-Smart'a bir kere para verirsiniz, bir daha da vermezsiniz, tüm kanallari ömür boyu bedava izlersiniz" (İç ses: Vay, süpermiş abi, hemen alalım, biz ölünce çocuklar da bedavaya izlemeye devam ediyoramış hatta)

O zamanlar D-Spor kanali vardı mesela, maclar o kanalda yayınlanıyordu, D-Smart sahipleri de UEFA maclarini bedava izliyorlardı, sevincliydiler. Bir omur boyu da bedava izleyecekler ya. Cunku D-Spor kanalı hep var, ne güzel...
Sonra soyle bir laf dolanmaya basladi piyasada. "Efendim, biz o an hangi kanallarınız varsa onları bedava izlersiniz dedik, neler diyorsunuz siz, elinizde ne varsa o işte" Hmm.. Tamam olsun D-Spor hala var.. Yeter bize..

Mevcut duruma dönelim şimdi de. D-Smart bu Avrupa Ligi için yeni bir kanal kurdu. Özel bir organizasyon sonuçta, çok önemli,kanalın adı Euro Futbol. Avrupa Ligi maçları bu kanalda artık. Bu şu demek oluyor; D-Smart bir şekilde yine yırtmayı başarıyor, D-Spor'da Bolu-Giresun maçı var, o hala bedava git izle kardeşim!

Yeni kanal açarsak ekstra para alabiliriz pişkinliği ile fazladan yıllık 200 TL talep ediyorlar şimdi. Haklılar, eldeki kanallar hala bedava, D-Spor hala ucretsiz, soz verdikleri gibi. Sizden D-Spor icin ekstra ucret isteyen oldu mu? Ah halkım, yapma bunu, baştan sormadın ki, yanlış anlamışsın, şimdi bana kızıyorsun!

Bitti mi, hayır! D-Smart’ın yepyeni hileleri var. "First choice game in each matchweek" diye bir ibare var mesela UEFA’nın maç yayınları ile ilgili anlaşmasında. Yanlış anlamıyorsam Türk takımlarının o hafta oynayacakları en "top" maç açık kanalda yani Kanal D'de olacak, ilk seçim, ilk tercih free yayınlanacak. Benim içimden Trabzonspor'un tüm maçları Kanal D'de olacak gibi bir şeyler geçiyor ama hadi hayırlısı. Kimin "first choice"i olacak merak ediyorum.

Eğer bunu da yaparlarsa çok büyük beddualar edeceğim kendilerine. 3 kuruş 5 kuruş için değil, pazarlama denen şeyin içine edip suyunu çıkardıkları için ve insanları resmen salak yerine koydukları için.

Büyüksün medya, büyüksün Doğan, büyüksün Doğan Medya. İnsana nasıl tepki verdireceğini şaşırıyorsun. Tepki derken küfür işte canım, bildiğin dümdüz, kale arkası tadında, hakeme gider gibi..

Çarşamba, Mayıs 27

Futbolun krizi aka. krizin futbolu

Geçtiğimiz Cuma günü TOBB önderliğinde bir kampanya başlatıldı bu topraklarda. Toplamda 9 sivil toplum platformu da kampanyaya destek verdiler. Krizin etkilerini minimize etmek için yapılması gerekenleri anlatan ve ekonominin hareketten beslenen dinamik bir yapı olduğunun altını çizerek toplumsal bilinçle krizi aşmanın mümkün olabileceği mesajını veren bir manifesto eşliğinde lanse edildi yapılan çalışmalar. Buraya kadar her şey ekonomi sayfalarını ilgilendiriyor haklısınız ancak konu buradan sonra futbolu da içine çekiyor; Turkcell Süper Lig’in 33. haftasında oynanan 9 maçın tamamında bu bahsini ettiğimiz kampanyanın “Kriz varsa çare de var” logolu pankartları ile çıktı sahaya ev sahibi takımlar.

Sosyal hayatın birebir yansıması oldukları söylenen futbol sahaları da Türkiye’de ilk kez gerçek manada sosyal hayata dokunmuş oldu böylece. İronik oldu belki ama olsun, sahanın iç kısmı ilk kez bu kadar yakından dokundu sahanın kenarındakilere.

Şu ana kadar kulüplerin -bir şeylerin ters gittiğini ilk bakışta anlayabileceğimiz kulüpler dahil- krize karşı bir şeyler yapmak, krizin etkisini en çabuk hisseden vatandaşa -futbolda bu vatandaşın adı taraftar olarak değişiyor- yönelik faaliyetlerde bulunmak gibi bir düşünceleri olmadı malumunuz, hani kale arkası biletinde indirime gidelim, seneye kombine almak isteyenlere şöyle bir kolaylık sağlayalım ya da ne bileyim, bilet alana atkısını biz hediye edelim, atkı alana bilette biraz indirim yapalım gibisinden bir şeyler kastını ettiğim. Sosyoekonomik duruma paralel pazarlama kampanyaları yani, taraftarın yanında yer aldığını hissettiren kulüp imajı. Yok maalesef, göremedik. Hatta bu olumlu yaklaşımların yokluğunu bırakın, biz ligin 33. haftasında 90 TL’ye satılan kale arkası biletini gördük, evet evet çıplak gözle.

Konuyu biraz daha kulüpler tarafına çekelim burada müsaadenizle. Ekonomik olarak ciddi bir darboğazdan geçen Galatasaray’ı örnek olay olarak incelemekte fayda var. Sezon başında ciddi transfer atılımı gerçekleştiren, yarınlara umutla bakacak saha içi ve saha dışı faaliyetlerde bulunan son şampiyon Galatasaray. Kewell, Baros, Meira, De Sanctis transferleri, Euro 2008’de yıldızlaşan genç oyuncular, ütopyayı gerçeğe dönüştüren Aslantepe hareketi, yeni sponsorlar, yeni projeler, yeni departmanlar, merchandising, iletişim ve pazarlama adına yepyeni oluşumlar. Hepsi çok güzel, hepsi kalıcı başarı için temel niteliğinde. Ancak atlanan bir şey var ki, Galatasaray’ın gelir modelinin işleyebilmesi için öncesinde sıcak paranın bulunması gerekiyor. Sezon başında yapılan planlar Şampiyonlar Ligi’nden gelmesi muhtemel para üzerine oynanan kumara endeksliydi, tutmadı.

Galatasaray ayarındaki -global rakiplerine oranla limitli ve üst düzey liglerde yer almayan- bir futbol takımı için geriye tek bir ciddi gelir getirecek kalem kalıyor, o da futbolcuları satmak. Mehmet Topal ve Arda için teklif edilen totalde 30 milyonun üzerine çıkan miktarı bir şekilde kabul etmek. Bunu yapmadılar, yerine bir şey de koymadılar, hal böyle olunca Galatasaray için çöküş aslında o dönemde başladı. Sonrası malum, can havliyle satılan Meira -arkasında her ne kadar başka işler olsa da- krizin dışa vurmuş haliydi. Ligin bitimine 1 hafta var ve Galatasaray Avrupa’da yer alabilmek için ligin ikincisini kendi sahasında yenmek zorunda ve daha vahimi kimse tarafından favori gösterilmiyor!

Şimdi biraz toparlayalım, olayı makro düzleme taşıyalım ve Türk kulüplerinin endüstriyelleşen dünyada rekabet edebilmeleri, mevcut krizi ve muhtemel krizleri aşmaları için neler yapmaları gerekir, kabaca buna bakalım. Ülkenin maddi olarak “güçlü” takımı hangisi diye sorulacak soruya verilecek tek cevap hala Fenerbahçe. Nedenlerini iyi analiz etmek gerekiyor, bu takımın Deloitte Money League’de ilk 20’ye giren ilk ve tek Türk takımı olmasının başlangıç dönemi çok basit doneler üzerine kurulmuş; yıldızlarını sat, sıcak parayı bul, tesis yap, sürekliliğini koru. Evet, bu kadar. Okocha ve Baliç’in gidişleri bir anlamda milattır Fenerbahçe için, Aziz Yıldırım’ı en çok rahatlatan transferlerdir. Buralardan gelen paralarla tesisleşmenin temelleri atılmış ve pazarlama faaliyetlerine start verilmiştir. Sonrasında zaten değirmen kendini döndürmeye başladığı için yapılan büyük hatalar bile kolaylıkla geri planda kalabilmişlerdir.

Şimdi Galatasaray’ın Arda ve Topal’ı sattığını düşünelim, tribün tepkisi gelecek vs. vs. gibi detayları arkada bırakalım lütfen. Topal’a 1 milyon dolar vermeyi göze alan yapının aynı şekilde onu 10 milyonun üzerinde satabilmeyi de göze alması gerekiyor. Sonrasında yapılacak 3-4 karavana transfer için de kaynak oluşmuş oluyor işte, 5. Oyuncunun doğru çıkması da kulübü yine bir adım öteye taşıyacaktır. Bakınız sadece transfer mantalitesinin katma değerinden bahsediyorum. Bunun sonraki aşamaları için çok çeşitli pazarlama atraksiyonlarını gerçekleştirmek mümkün, onları başka bir yazıda inceleyebiliriz pekala ancak tekrar şunu söylemeliyim ki; o çok gerekli sıcak parayı bulabilmek için bir şeyler yapmalı değil mi?

Son olarak konuyu tekrar TOBB kampanyasına bağlarsak; Ekonomik problemlerin aşılabilmesi için aksiyon gereklidir, kenara koyarak değil, eldekini harekete geçirip onu ekonomik değer kazandırarak krizler aşılır. Bir futbol takımının en büyük sermayesi de futbolculardır, bırakınız oyuncular gitsin, evde kalan her yıldız sönmeye bir adım daha yaklaşıyor. Siz de yeni yıldızlar yetiştirebilmek ve onlar için cazibe merkezi haline gelebilmek için gerekli olan maddi güce sahip olun.

Pazartesi, Mayıs 11

İçmenin kültürel boyutu

Geçen hafta Bendtner'in dağıtmalarını izledik İngiltere'den. Öncesinde içki-olay hattına takılan oyuncuların sayısı da bir hayli fazla olunca İngiltere'den Türkiye'ye akan bu tarz haberler günden güne değerlerini yitirmeye başladı. Türk insanının garip bir empati yapısı var malesef, yanlış anlaması çok bol bir empati bu. Adamın yerinde ben olsaydım şeklinde değil de, o adam burda olsaydı şeklinde çalışıyor, sonra cevap da geliyor; linç!


Bu esnada Sivas'tan bir adam çıkıyor ve şehirdeki içki satan yerlerle görüşüyorum, oyuncularımı izliyorum gibisinden bir şeylerden bahsediyor. Sonuç: yine linç.

Şimdi tam burada sormak istiyorum; hangi taraf haklı? Soruma cevabımı da kendim vereyim de statükoya boyun eğdi, sustu demesinler. İki durumda da haksızık var, oyuncuları serbest bırakın onlar kendilerini kontrol edebilirler vs. vs. vs. Allah aşkına futbol dünyasında eline bir şeyler alıp okuyan adama gay muamelesi yapılırken, nasıl olur da onları iradelerine bırakmak ve bunun karşılığında verim alınacağını beklemek doğru olur? Hangi futbolcu kendi kendine doğruya gidebilir? Futbol üniversitelerden gideli çok oldu, alt gelir grubunun kaçış-sığınma yolu artık. Hal böyle olunca ve bahsini ettiğim gelir grubundan gelip de şöhreti yakalayan kişi ayakları üzerinde durmaya kalkışınca ortaya paradoksun getirdiği uygunsuzluklar çıkıyor. Üzerini örtmek de takım yetkililerine düşüyor.


Çok dağıldı konu, çok dağıttık, toparlayalım; futbolcuyu kovalamazsan, antrenmanları başka sahalara taşır. Misal: Ledley King.

Cuma, Mayıs 8

dedikodu

*Trezeguet'nin Juve'den ayrılacağı kesine yakın bir şey. Yeni gideceği yer ile ilgili dedikodunun da haddi hesabı yok, İngiliz kulüplerinden herhangi biri olabilir gibi genel bir ibare var, bu genel ibareyi özele çeviren tek takım Lyon gibi gözüküyor.


*Tottenham'dan Benoit Assou-Ekott'un bolca taliplisi var. Önceliği Arsene Wenger kendisinde görmüş, Clichy'nin Real Madrid flörtüne karşı sürülen bu önermenin önündeki en büyük engel Harry Redknapp.

*Kim Kallström. FM'cilerin yılardır patlama yapmasını bekledikleri adam. Lyon'da mütevazi bir hayat sürdükten sonra İngiltere'ye yelken açacak gibi görünüyor. Everton ve Tottenham öncelikli hedefler.

*Jonas Olsson, West Brom savunmasında önemli roller üstlenen 83 doğumlu İskandinav. Orta karar Premier Lig takımları için biçilmiş kaftan. Onlar da boş durmuyorlar, istiyorlar kendisini.

*Bremenli Diego bir süredir takımdan ayrılma arifesinde ama bir türlü olmadı istediği, bu sezon takımına bir UEFA Finali kazandırıp gönül rahatlığı ile gidecek gibi. Juventus öncelikli alacaklar listesinde. Bayern'in de adı geçiyor ancak hafiften düşman kardeş durumu olduğundan, Bremen'in gönlü Almanya sınırları ötesine satmak.

*Adriano denen garip oyuncunun sorunu memleketmiş, bunu anladık. Flamengo ile yeni sezona başlama ihtimali yüksek. Bu arada Sevilla'nın Adriano'sunun da Inter ile adı geçiyor. Bu tarz bir back-up'ı bir Aziz Yıldırım'dan gördüm (Adrian Ilie-Sabin Ilie) bir de Inter'de göreceğiz galiba.

*Ve Ibra. Higuain artı deli gibi para yazıyor her yerde, Real'e de yakışır hani, C-Ron da gelirse hele, küstahlar takımı yine yeni yeniden..

Pazartesi, Nisan 27

dedikodu

*Manchester hücum hattında yine bir şeyler değişecek, Berbatov oldu orada, Tevez zaten baştan beri Manchester'ın ağırlığını karakter olarak taşımakta zorlanıyordu, adam daha bi çılgınlık, ağırlık peşinde, kendi yolunu da yapıyor epeydir. Yani; Tevez gider, Benzema gelir, ortam kral olur dedikoduları var.

*Tuncay Şanlı, bombayı patlatacak gibi görünüyor. Yükseleceği kesin de kaç basamak yükseleceği konusunda soru işaretleri var. Arsenal?

*Galatasaray'dan Arda ve Topal'ın gitmeleri gerekiyor, uzunca bir süredir bekliyorum bunu belki bu yaz olur, inşallah olur. Burada garip hareketlerini artıran ve sempatiyi antipatiye çeviren bir hale bürünüyor Arda günden güne. Topal da kavram karmaşası yaşamaktan bunaldı, her yerde oynayacak kadar da deli değil. Gidin kolkola İngiltere'ye, yakışır. Arda için Bayern ad epeydir dolanıyor gerçi ama yine de ada ona daha bi yakışır.

*Drogba için sürekli dolaşan dedikodular yaşın 31 olmasından dolayı mıdır nedir bilinmez bu yaz azalacak gibi, oyuncunun bizzat "burada güzelim, özelim" mealindeki açıklamaları da bu yargıyı güçlendirir nitelikte.

*Ibrahimovic-Eto arasındaki takas hikayeleri genel olarak Avrupa ofansını harekete geçirtecek nitelikte, Mourinho cephesinde sükunet olsa da İbra iyiden iyiye meyilli bir yerlere gitmeye. Olur mu olur bu takas, üste para veren kim olursa olsun şöyle bi durup düşünmek gerekir tabi.

*Dedikodular arasında Arsenal'in adı da sıkça geçiyor. Adebayor'un ve Fabregas'ın hareket zamanı diyor çoğu kimse. Adebayor İtalya'ya, Cesc de doğduğu topraklara doğru. Göreceğiz bunu da.

Çarşamba, Mart 25

Bi' "milli maç" arası..?

Yine bir "milli" arayla karşınızdayız değerli futbolseverler! Klişe bir giriş yapalım ki yazının nasıl gideceği ilk cümleden belli olsun, evet fazlasıyla klişe bir giriş, sonraki satırların da temelini oluşturacak hayat felsefemiz "klişelerimiz".

Lakin geniş perspektiften bakınca bu milli arada yaşadığımız hangi olay klişenin ötesinde bi söyleyin Allah aşkına? Grup maçlarının ortasına geldik neredeyse. 4 maçta 8 puanı var Türkiye'nin. Rakip İspanya'nın alacağı 3 puan Türkiye'nin grup birinciliği ihtimalini öldürecek, Türkiye'nin alacağı -en az- 4 puan ise çılgın adamları liderlik için potada tutacak. Şu durumda mantıklı düşününce liderlik beklemek hayaller içinde yüzmekle eşdeğer ama dedik ya rutine bağlamışız bi' kere, klasik edebiyata yatkınız. Asarız keseriz, amansızız nitekim. Doğal olarak büyük düşünüp, küçük başarısızlıklarda bile kelle alan, günü yaşayan, andan zevk alan, yarını yarın düşünecek mantalitede hoş bir anarşik yapıya sahip milletiz. Bize sürpriz yok. Her zaman süperiz, yine yeneriz!

Euro 2008 öncesini hatırlıyorum şimdi, eleme gruplarında epey bir gidip gidip gelmişti milli takım, şimdiki İspanya gibi 4 maçta 12'yi kapmıştı da sonrasında liderliği kaptırıp ikinci kademeden gidebilmişti Avrupa'ya. Viyana kapılarında yaşananlar da apayrı bir roman konusu tabi, hala birisinin yazamaması sahada yazılanların seviyesine ulaşılamadığı içindir. Hangi edebi esere o kadar fazla duyguyu peşpeşe koyarsan koy sırıtır, realiteler dünyasına dokunmak gerekir, o dönemde sahada yaşananları da hiç kimse bilmeyen birisine kolay kolay "gerçek buydu abi" basitliğinde anlatamaz. Neyse dağılmayalım efendim. Mevcut durumun rutininden/klişesinden bahsediyorduk, devam edelim. Sıralayalım rutinleşen ve hayatımızı da rutinleştiren konuları;

Kadro Seçimi:
Bir Fatih Terim klasiğidir sürpriz yapmak. Her zaman her yerde sürprizi vardır. Çok fazla çılgınlık barındırır, anormal seviyelerde insanların adrenalinleriyle oynar Fatih Hoca. İspanya maçları için oluşturduğu kadroda da yer verdi bu sürprizlere, aldıklarıyla ve almadıklarıyla. Hoca'nın bir de "Lig TV" referanslı takıma dahil ettiği oyuncular vardır her dönem. Kadro seçiminden önceki haftalarda büyük takımlara karşı iyi performans gösteren oyuncular milli takımın genel geçer oyuncuları olarak kadroya alınırlar. 15 civarı kemik oyuncu, 5-6 kadar müzmin sakat ve 2-3 tane de genel geçer adamdan oluşuyor diyebiliriz kabaca, milli kadro için. Ben şu satırlarda kadro için gruplama yapmayacağım, canı isteyen incelesin tüm kadro seçimlerini ve kadrodaki oyuncuların oyuna katkılarını. Mehmet Polat, Çağlar, Selçuk, Toraman, Volkan, Uğur vs. var bu arkadaşlar.

Savaş hazırlıkları:
Milli takım oyuncusu savaşır. Milli takım savaşmak için vardır, damarlarda hala Orta Asya kanı var nitekim, her milli maç öncesinde de bu kan daha seri pompalanmaya başlıyor. Yine aynı şeyleri yaşıyoruz. Kimsenin kötü oynamaya hakkı yok, kazanmaktan başka çare yok, saha içinde yapamadığını saha dışında yapsan da olur, prestij değil galibiyet arıyoruz, her ne surette olursa olsun. Amansız oluyoruz, aman vermiyoruz. Mesaj alındı değil mi amansız arkadaşlar?

Sponsorlar:
Dilerseniz bu sponsor hikayeyi baştan alalım temel öğelerini kullanarak. Firma önce yatırım kararı alır futbola, sponsor olunacak mecralara bakılır, kulüp sponsorluğu tehlikelidir, (Nitekim, Carling devlet eliyle Celtic ve Rangers'a zorla sponsor yapılmış, ülkenin bir anlamda bölünmesi engellenmiştir) milli takımda karar kılınır, temizdir çünkü, tepki alınmaz kimseden. Görüşmeler, anlaşmalar derken iş sonuca bağlanır. Bir milli arada PR katkısını maksimize etmek için "oyuncu ve teknik heyet"in tamamının katıldığı basın toplantısı düzenlenir, şov yapılır, asılır, kesilir ve sponsorluk duyrulur. Üzerine de milli duygulara hitap edecek bir reklam filmi patlatılır, işlem tamamdır. E tabi maça da ciddi sayıda misafir götürülür canım, post-match coverage'ı da önemli nitekim, onca parayı boşuna vermedik!

Bu maça uyarlayalım şimdi hikayeyi; önce Nike, sonra da Turkcell sözleşme uzattılar TFF ile, sonra ikisi de yeni reklam filmlerini sürdüler, Nike'ın kampanyası özgünlüğü yakaladı da Turkcell sert duyguya dokunma işinin bittiğini göremeyerek kendini tekrar etti aynı çizgilerle. TTNet yeni kampanyasını çıktı, çoklarına göre markaya hiç bir katkısı olmayan bu reklam bence markanın eğlenceli karizmasına büyük katkı yaptı. Bir önceki kampanyada futbolcuların anne ve babaları oğullarını överlerken, bu kez gidilmek istenen yerdeki mahalle maçı çocukları, gıyablarında futbolculara övgülerini gönderiyorlar. Semih esprisi ikinci kez yinelense de hala komik! Coca Cola da keza eski duygusuz reklamını bir iki tur döndürdü algı yönlendirmesinden yararlanmak için. Ülker, Efes Pilsen ve bankalar bu kez boş geçtiler seriyi ama olsun, büyük şova hazırlanıyorlar demek ki yaza. Mercedes 2-3 bin kişilik diye tahmin ettiğim small database'ini kullanarak, bir iki web atraksiyonu ile durumu kotarmaya çalıştı. Velhasıl sponsorlar, futbolun olmazsa olmazları şovlarını yaptılar ellerinden geldiğince, yapmaya da devam edecekler. Sağolsunlar.

Canlı Yayın:
"Evet sevgili seyirciler, şimdi Madrid sokaklarındayız, yarım yamalak İspanyolcamızla ve tüm şark kurnazlığımızla sokakların nabzını tutuyoruz" İşte size bambaşka bir klişe daha, öpünüz ve başınıza koyunuz. Bir kameraman ve bir muhabir çok önceden gider maç yapılacak ülkeye, sokaklarda insanlara maçı sorar, oyuncuları sorar, hocayı sorar, tahminleri alır, güzel kızları çeker vs vs vs. Maç günü de stadın önünden canlı yayın yapılır; "Şu arkamda görmüş olduğunuz xxx stadında az sonra Türk Futbol Tarihi'nin en önemli maçlarından biri oynanacak, yanımızda xxx gazetesinden sayın xxx var" Evet, gerçekten de önemli bir karşılaşma, umarım kontrollü başlar, iyidevam eder, bloklar arası bağlantıyı koparmadan avantajlı bir skorla evimize döneriz. Amin!

Maç sonu demeçleri ve 70 milyon geyiği:
İşte bir başka eğlenceli klişe. Maçı kazanan taraf Türkler ise 70 milyonun duaları ve onların desteklerine layık olmak onları sevindirmek ön plandadır. Maçın mağlubu ise bu Türk evlatları bu kez 70 milyondan özür dileme, telafi safhası ve mümkünse biraz da "tüm dünya Türklere karşı" edebiyatı yapılıp konu kapanır. Tribünlerdeki oyuncu simsarlarına değinmiyorum, o soruyu maçtan sonra xxx kanalının muhabiri gençlerden birine sorar, o da tek düşüncem ay-yıldızlı forma der, geçer günler, hayat geçer!

Maç anı:
Son klişe olarak şu 90 dakikalık süreçten de bahsedeyim mümkünse, şu değerini günden güne kaybeden 90 dakikalık gerçek oyun kısmı. Maç başlar, parası olan ama futbolu olmayan bir kanal verir maçı, İngiliz değiliz arkadaşlar, lütfen, BBC'den, Sky'dan yayın bekleme gafletini göstermiyoruz değil mi? TRT de bıraktı işin ucunu daha ne olsun. Maçta çok yoğun bir biz-onlar edebiyatı vardır, Türk olmayan herkes kötüdür, kötü niyetlidir, psikopata bağlamak işten değildir amiyane tabirle, vurulur, kırılır, parçalanır. Hakem de Avrupalıdır genelde, o da kötüdür. Spiker daha orta sahadayken atağa çıkarır Türkiye'yi, rakibin golü gelir, sonrasında şanssız bir atak girişimi olduğunu duyarız. Neyse, bu uzun bir konu fazla girmeyelim, hatta hiç girmeyelim kanım kaynıyor yavaştan!

Velhasıl-ı kelam, aynı rakiple iki resmi maç yapacağımız bu milli aranın mutlu ve huzurlu geçmesi dileğiyle, futbol kazansın!

Pazartesi, Mart 16

Kocaeli – Liverpool hattındaki futbolun sağlık üzerine etkileri

Adı “Süper” ligimizde bir hafta daha sona erdi, Trabzonspor – Galatasaray mücadelesiyle ile birlikte haftanın 2. aşamasını tamamladık. Malum artık ligimizin her haftası 3 aşamalı bir yapıda izleniyor. İlk aşama Çarşamba gibi başlıyor, maçın öncesindeki gerginlikler, kadrolar-kadro dışılar, oyuncu seçimleri, yönetici demeçleri ve saire… İkinci aşama -gittikçe değerini daha da kaybeden- oyunun oynandığı kısım oluyor. Genele yayarsak Cuma akşamı saat 8’de başlayıp Pazar akşamı saat 9’da biten kısım ve sonrasında en heyecanlı yeri! “Final cut“ aşaması. 3 gün 3 gece sürecek tartışma, harala gürele, kavga, dövüş, tenkit seansı.

Araya Avrupa maçı falan girince kopar gibi oluyoruz bu rutinden ama çok değil tabi, “hafiften.” Kolay iş değil sonuçta standartlara kafa tutmak. Bu ezberlerimize işlenmiş kalıp-rutin hayata trip atmayı göze alıyorum bazen. Geçtiğimiz hafta içi mesela, ManU-Inter ve L’pool-Real maçlarında yaptım bunu, yapmaz olaydım…

Ferguson’ın efsanevi ManU’sunu bir kenara bırakıyorum, kenara bırakmasam ne söyleyebileceğim sanki ya. Neyse Liverpool’dan gireyim konuya ben. Rafa Benitez’in bir kez daha gönüllere taht kurduğu karşılaşmadan bahsediyorum. La Liga’da Barça’ya yaklaşma cüretini gösteren El Galacticos’a cevap, direnişin bir başka takımından geldi 4 golle. Açılışı da Agüero-Forlan ikilisinin kaç hafta sonu yapamadıkları bir şekilde onların selefi asi İspanyol Torres yaptı ya daha ne diyeyim. Real kalesinde “Saint” Iker olmasaydı neler olurdu sorusunun cevabını sanırım en iyi Anfield’dan 8’le çıkan Hakan Arıkan verecektir. Maçta bu satırlara sığmayacak çok fazla güzellik vardı ya, benim aklımda kalan en temel nokta kameranın sahanın üçte birini kapsayan kadrajının dışına atılan topların kırmızılı oyuncuların tam ayağına isabet etmesiydi. Bu nasıl bir tekniktir, bu nasıl bir taktiktir, burası hangi gezegendir biri bana anlatsın Allah aşkına. Neresinden tutmaya çalışsam başka bir hikayenin içinde buldum kendimi velhasıl, başım dönüyor…

Bu maçın öncesine döneyim şimdi müsaadenizle. Pazar akşamı, Fenerbahçe ile Kayseri oynuyor. Kendimi de bu maça hazırlamışım, Anadolu’da bir isyanın şahlanışını simgeleyen Kadir Has Stadyumu’nda ilk maç oynanacak. Kayserispor; Trabzon’un zamanında aşındırdığı, Sivas’ın 2 yıldır kovaladığı zirveye ulaşabilmek için gerekli adımlardan birisini daha attığını cümle aleme duyuracak. Dile kolay, Gençlik Spor’un en yenisi çeyrek asrı devirecek stadyumlarına nazire yaparcasına UEFA standartlarında bir yapı yükseliyor Kayseri’den, daha ötesi mi var?

Daha ötesi varmış, evet. Kadir Has Stadı keşke açılmasaymış dedim şahsen o gün. Keşke ulaşılamaz bir mit olarak dursaymış, her dönem inşaat fotoğraflarına bakıp bakıp “bak 2 santim daha ilerlemişler” diyerek kendimizi avutsaymışız…

Zemin, seyirci, rant kaygısı güden ekabir, saha içindeki 23 kişi. Her birinde ayrı bir dert vardı yahu o gün. Hadi Fenerbahçe taraftarını ve saha içindeki Fenerbahçeli oyuncuları bir nebze anlarım, onlar deplasmana geldiler ve bu eski takımın yeni stadına da bir ayrıcalık tanımadan olaya külliyen -tukaka- deplasman muamelesi yapacaklar. Peki ya ev sahipleri ne yapıyorlar? Tribünde sesleri çıkmıyor, saha içinde “bitse de gitsek” oyununda bir grup futbolcu var. Kulübedekilerin de son 20 dakikada havlu atmaları da ayrı bir ironi. E sonra? Sonrası Sait Faik’in kavun acısı gibi bir şey işte. Çok acı…

Tamam, Şampiyonlar Ligi mükemmel bir arena, iyi güzel hoş da böyle yavan maçlardan sonra oynanmasa maçlar olmaz mı, UEFA’ya bu sitemi duyurmak lazım bir şekilde. Hadi oldu bir hata Kayseri maçından sonra oturduk Liverpool’u izledik, Manchester’ı izledik, e peki sonrasında Kocaelispor karşısına çıkacak Fenerbahçe’yi stadyumlarda kovalamak da neyin nesi? Bari buna bir şey yapsanız, insanları azıcık avutsanız olmaz m?

Olmuyor velhasıl, olduramıyorlar. Böyle olunca da baş döndürücü bir hızla globalleşme evrimini sürdüren dünya, futboluyla artık bana zarar veriyor. Gerrard’dan sonra Mehmet Güven’i, Kuyt’tan sonra Kazım’ı, Rooney’den sonra Guiza’yı izlemek benim mantığıma ters düşüyor...

Evet buraya kadar epeyce ütopyaya daldık kabul ama kısmen de olsa o ütopyayı yaşatan bir FA var Ada’da, bizim imdadımıza yetişen. Liverpool’u Manchester’ın karşısına çıkarıveriyor işte. Hafta içi sergilenen güzelliklerin hafta sonu da yaşanabileceğini görmek iyi geliyor bünyeye, seviniyorum. Bir hafta daha kazanıyorum sonuçta delirmeden. “Önündeki maçlara” bakmayan insanları görüyorum… Yaşıyorum işte…

Pazartesi, Aralık 15

Beni neden çağırmadınız?

Ben yaparım bazen bunu, her hafta bir iki halı saha maçı deviririm de, bir arkadaşımın halı saha organizasyonu gerçekleştirdiğini ve bana haber vermediğini duysam hemen sarılırım telefona, bir şeye; "Beni neden çağırmadınız?" Basarım fırçamı, yaparım geyiğimi, gülerim, geçerim. Bir sonraki hafta çağrılırım ama. Alt tarafı bir halı saha işte, ne olacak.

Barış Özbek son 2-3 haftadır halısahada harikalar yaratan takımın oyuncusu, Lig TV'ye verdiği röportajda da belirttiği gibi kendisi de 3 haftadır takımda banko oynamaya başladı. E bu durumda niye Barış'ı milli takıma çağırmazsınız Fatih Hoca?


Olay bu noktaya kadar gelmiş gerçekten, Barış bu sözleri sarfetmiş. "A Milli Takım'da oynamak istiyorum ama hocalarım beni görmüyor herhalde, ilgilenmiyorlar" demiş. Müfit Hoca TFF sitesi üzerinden cevap veriyor Barış'a. Neresinden baktıysam gülesim geldi ya neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi.

Barış Özbek sürekli ümit, genç takım kademelerinde kamplara davet edilmiş ancak zaten Alman Milli Takımı'ndan da bu davetleri aldığı için Türkler'e A Milli yoksa rahatsız etmeyin mesajı göndermiş. Bizimkiler yine densizlik edip rahatsız etmişler çocuğu yaş 21 dediğinde. Son tercihler yapılırken işte, gel demişler, Barış 21'den sonra yine Deustche demiş ve kırmızı-beyaz forma kapıları tamamen kapanmış. Evet hikaye bu.

Bu hikayeyi okudum, önce Barış'a güldüm, sonra sezon başından beri belli aralıklarla gördüğüm Barış profiline güldüm, sonra Ankara dönüşü röportaj veren Barış'a güldüm. En sonunda aklıma geldi, Turgay'ın Avusturya'yı seçmiş olduğunu onu milli takım kampına çağırdıktan sonra farkeden yetkililer şimdi nasıl oldu da Barış'ı bu kadar izleyebildi? Garip bu işler velhasıl, çok garip. Güle güle ayrıldım sonra ekranın başından. Hala Türkiye sınırları içerisindeydim çok şükür.

Ölü evinden anılar

Real'le ilgili aklımda kalan "iyi takım, süper takım" olgusuna ait son kırıntı Carlos'un kestiği topta Zidane'ın, Butt'un koruduğu Leverkusen ağlarına gönderdiği insanüstü goldür. Sonrasında fetret devri, şampiyonluklara rağmen gözle görülür düşüşler falanlar falanlar. Bu sezon dibi görme telaşında Real. Elbet bir yerden el sallamaya başlayacak ve geri dönecek, seneye Avrupa'da bir şekilde yer alacak ama bu sezon düşüş var, inkar eden böyle olur. Sen niye böyle oldun bu sezon Real tadında bir şeyler yazdık. Analiz, evet evet analiz.


Real benim gözümde büyükken daha takımın başında Del Bosque aka. "Yeniköy Kasabı" vardı. 1999'dan 2003'e kadar tam 4 yılı var koltukta. CL kupasını almasının ertesinde takımı yine şampiyon yapıyor içeride ama yol gözüküyor ona. Sonrasında teknik direktör kıyım başgösteriyor Real'de. İstikrarsızlık kurum kültürü haline geldi mi, kapı önüne koyulmak an meselesidir her zaman.
Vicente Del Bosque - 1999 - 2003
Carlos Queiroz - 2003 - 2004
Jose Antonio Camacho - 2004
Mariano Garcia Remon - 2004
Vanderlei Luxemburgo - 2004 - 2005
Juan Ramon Lopez Caro - 2005 - 2006
Fabio Capello - 2006 - 2007
Bernd Schuster - 2007 - 2008
Juande Ramos - 2008 - ...


Real'in 2002'deki kadrosundan 4 kişi var şimdi takımda. Bayrak adamlar Raul, Casillas ve Guti ile birlikte mecburi istikamet Salgado. Bu süreçte bir sürü yıldız eskitiliyor. El Galacticos çılgınlığı herkesin malumu ve kötü günlerin esas tetikleyicisi. Bu süreçte kadroya bolca müdahele oluyor yukarıdan, Adnan'lar sadece burada yok nitekim. Bu sezon da bu bayrak adamların içeride bir şeylere dokundukları, takım üzerine takıldıkları söyleniyor. Hakan Şükür ekolü diyelim buna, oluyor öyle.

Sezonu sponsor, forma, ekipman, bireysel sponsorluk, özel davet vs. arenasında geçiren yıldızlar yeni sezona futbolcu gibi hazırlanma talebinde bulunduklarında karşılarına "star" gibi hazırlanın diyen adamlar çıkıyor. Ki bu sezon başında star gibi hazırlanan starların içine bir de dışarıdaki starlarla olan anlamsız diyaloglar karışıyor ki sormayın gitsin. Evet, Cristiano Ronaldo'dan bahsediyorum. Bir adam koca yazı bir takım üzerine gerçekleştirdiği spekülasyonla geçirmekten hiç mi sıkılmaz, adamı biraz anlaşılır seviyelere çektik diyelim de takım bu işten hiç mi rahatsızlık duymaz? O takımın halihazırdaki oyuncuları hiç mi etkilenmez?


Yine bu sezon bir de talihsizlik var takımda, sakata gelmek moda olmuş. Sayı vermenin anlamı yok, sakatlanmayanı dövüyorlar gibi bir durum var takımda.

Real futbol takımının idaresinde kötü kokular var temelde. Başkan, Mijatovic, sözcüler, hocalar, aracılar, ötekiler, berikiler.. Takımda ciddi bir iletişim sorunu var ki direk takımın huzuruna yansıyor. Calderon bu işin başındaki adam, sorunun da başı gibi görünüyor ama doğrusunu ben bilmem. Gördüğümü çalarım arkadaş! Ha bu arada, eski başkan Perez'in de tetikte olduğunu söylemekte fayda var. Hal gidişattan bir sonuç, oradan da görev çıkarabilir her an.

Evet Real bugünlere böyle geldi, Sevilla'ya yenildi, Schuster'e el sallandı, Ramos geldi ve Barça mağlubiyeti yaşandı. Şimdi ne olacak? Ona da bakıyoruz..


*Takımdaki İspanyollar, Hollandalıların biraz önüne çıkacaklar. Herkes forma şansı bulma gayretinde olacak yeniden.

*Ramos erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiğini bilen adamlardan. Hemen yeme-içme listelerini hazırlamış takıma, -gerçek- Ronaldo'yu Corinthians'a bu menüler göndertmiş diyenler bile var.

*Ramos takımın kimyasına direk etki edecek pozisyonel değişikliklere gitme sinyalleri veriyor ki yapacak bunu. Spurs'te yaptıklarının benzeri diyelim kısaca. Hasan Şaş'tan sağ bek, Güiza'dan forvet(!) yapmak gibi değişiklikler yani.

*Devre arası transferleriyle de gündem yaratacak Ramos. İngiltere Premiere League'den oyuncular getirecek. Gösterişli Alman değil, delikanlı İspanyol hegamonyasını takıma oturtacak ki transferler de bu doğrultuda olacak.

3 Arjantin lütfen

Arjantin'de şampiyonluk yarışında son düzlüğe 3 takım birlikte girdi. Varış hakemleri sonuca karar veremediler, 3'lü turnuva var şimdi. 3 takımın da puanı 39'du 19 maçlık sezon sona ererken. Aynı durum bundan 40 yıl önce gerçekleşmiş bir de, ipi Velez Sarsfield göğüslemiş. Sistem naif ki, 3'lü averaj 5'li takla attırmadan aranızda oynayın, futbolsever biraz zevk alsın diyor adamlar.


Boca Colon'u 3-2 yendi son hafta, Tigre Banfield'ı, San Lorenzo da Argentinos Juniors'ı devirdi. San Lorenzo averajlı liglerde şampiyon olarak apoletlenir ama burası Arjantin kardeşim, futbol kazanacak, oynayın!

Cuma, Aralık 12

FIFA Yılın Futbolcusu

Geçen sene Kaka'nın her kulvarda şov yaptığına şahit olduk. Bu yıl da tek favori C-Ron. Seneye de şimdiden favori Messi. Torres zorlama niyetinde sadece. Göreceğiz bakalım.


Ekim sonunda 23 kişilik aşağıdaki shortlist açıklanmıştı. 3 yaşlı kıtanın dışına çıkmamıştı liste. Ligler de +20 o malum 4 lig.

Emmanuel Adebayor (Togo), Sergio Agüero (Argentina), Andrei Arshavin (Russia), Michael Ballack (Germany), Gianluigi Buffon (Italy), Iker Casillas (Spain), Deco (Portugal), Didier Drogba (Côte d'Ivoire), Samuel Eto'o (Cameroon), Cesc Fabregas (Spain), Steven Gerrard (England), Zlatan Ibrahimovic (Sweden), Andrés Iniesta (Spain), Kaká (Brazil), Frank Lampard (England), Lionel Messi (Argentina), Franck Ribéry (France), Cristiano Ronaldo (Portugal), John Terry (England), Fernando Torres (Spain), Ruud van Nistelrooy (Netherlands), David Villa (Spain) and Xavi (Spain).

23 kişilik liste bugün 5'e indi; Kaká (Brazil), Lionel Messi (Argentina), Cristiano Ronaldo (Portugal), Fernando Torres (Spain), Xavi (Spain)

İspanyollar 2 kişi ile girip eli boş dönecekler mi acaba? Avrupa Şampiyonası FIFA nezdinde biraz daha rağbet görür ancak yine de C-Ron gerçeği var. Onun dışında kim alırsa sürpriz olur, Son şampiyon Kaka alırsa sürpriz kavramını yeniden sorgularız.

Perşembe, Aralık 11

CL, Son 16

Tamam diyen 8 takımla birlikte alt levele inen 8 takımı pas geçiyoruz malum sebeplerle, devam eden 16 takıma göz atalım.

8 grupta maçlar tamamlandı ve ortaya alışılmışın dışında bir tablo çıktı. Çeyrek finale ulaşamadan erken final niteliğinde maçlar izlememiz muhtemel. Sürpriz puan kayıpları ilk 16 arasına sürpriz takımları sokmaktan uzak kalsa da grup birincileri ile ikincileri arasında ciddi oynamalara neden oldu.


Eldeki tablo;
AS Roma, Panathanaikos, Barcelona, Liverpool, Manchester United, Bayern Munich, FC Porto ve Juventus grup liderleri ve üst turda seribaşı olacaklar.

Grup ikincileri ise; Chelsea, Inter Milan, Sporting Lisbon, Atletico Madrid, Villarreal, Lyon, Arsenal ve Real Madrid.

Lig liderlerinden Pana ve Porto sürprizin kahramanları sayılabilirler.

Listede 4 İngiliz, 4 İspanyol, 3 İtalyan, 2 Portekizli, 1'er de Fransız, Alman ve Yunan takımı yer alıyor. Aynı ülkeden iki takım bu turda eşleşmiyor. Kura çekimi 19 Aralıkta yerel saatle 12'de Fransa'nın Nyon kentinde.


Takımlara çıkması muhtemel rakipler aşağıda;

AS Roma: Sporting Club, Atletico Madrid, Villareal, Lyon, Arsenal, Real Madrid.

Chelsea: Panathinaikos, Barcelona, Bayern Munich, FC Porto, Juventus.

Panathinaikos: Chelsea, Sporting Club, Atletico Madrid, Villareal, Lyon, Arsenal, Real Madrid.

Inter Milan: Barcelona, Liverpool, Manchester United, Bayern Munich, FC Porto.

Barcelona: Chelsea, Inter Milan, Lyon, Arsenal.

Sporting Club Lisbon: Roma, Panathinaikos, Liverpool, Manchester United, Bayern Munich, Juventus.

Liverpool: Inter Milan, Sporting Club, Villareal, Lyon, Real Madrid.

Atletico Madrid: Roma, Panathinaikos, Manchester United, Bayern Munich, FC Porto, Juventus.

Manchester United: Inter Milan, Sporting Club, Atletico Madrid, Lyon, Real Madrid.

Villareal: Roma, Panathinaikos, Liverpool, Bayern Munich, FC Porto, Juventus.

Bayern Munich: Chelsea, Inter Milan, Sporting Club, Atletico Madrid, Villareal, Arsenal, Real Madrid.

Lyon: Roma, Panathinaikos, Barcelona, Liverpool, Manchester United, Porto, Juventus.

FC Porto: Chelsea, Inter Milan, Atletico Madrid, Villareal, Lyon, Real Madrid.

Arsenal: Roma, Panathinaikos, Barcelona, Bayern Munich, Juventus.

Juventus: Chelsea, Sporting Club, Atletico Madrid, Villareal, Lyon, Arsenal.

Real Madrid: Roma, Panathinaikos, Liverpool, Manchester United, Bayern Munich, FC Porto.

@dedikodu

*En güzel dedikodudan başlayayım. Tuncay ile Chelsea arasında. M'boro'ya giderken takımı küçümseyenlerin tam olarak anlayamadıkları noktada Tuncay. Emre-Okan ikilisinin yaptığı o büyük hatayı yapmadı, öğütücü bir takıma gitmedi. Chelsea Tuncay için ölüp ölüp bitmiyor tabi, yanlış anlamıyorum bir şeyi ama bu iki ismin yanyana gelmesi de bizim açımızdan oldukça önemli değil mi?
ps: Bu transfer gerçekleşirse şayet, Avusturya maçının etkisi ne kadar olacak onu da merak ediyorum.


*Milan'a savunmacı lazım ya, her gitmeye müsait defans oyuncusunu yapıştırıyorlar Milano ekibine. Agger'in adı geçiyor şimdi de, transfer sezonu geçer elde bir şey olmaz, o zaman Gattuso'suz Milan neyi nasıl savunacak merak ederim.

*Real Madrid'de yeni hoca beraberinde yeni isimleri de getiriyor. Arshavin adı son günlerde telaffuz edilmeye başlandı bolca da neden hala hücum bilemedim. Ya da nereye kadar hücum?

*Rusya Ligi üzerinde yoğun bir İngiliz baskısı var şu aralar. Kimi koparabiliriz diye bakıyorlar. Favoriler az çok belli de sürprizler daha çok dikkat çekecek gibi. Zenit ve Moskova takımlarından kimler kopacak göreceğiz.

*Angel Di Maria ve David Silva devre arasını şenlendirmelerini beklediğimiz diğer önemli oyuncular. Real kancası var üzerlerinde ama kimin ne yapacağının belli olmadığı bir dönem transfer zamanları. Göreceğiz.

*Fenerbahçe'nin hali malum. Türkiye piyasasında da hareket anlamı taşıyor bu görüntü. Lucas Biglia adı gündemde son günlerde. Geçen sezon oynanan Anderlecht maçlarından sonra Biglia ile ilgili bir post yazmışız, araya da Fener alsa babından bir geyik cümlesi koymuşuz. Olursa bu transfer gülümserim.

*Adriano iyiydi kötüydü derken hafiften Mourinho ile papaz olunca yine eskiye dönüş sinyalleri verdi. Devre arası yol verilmesi muhtemel. Flamengo hemen araya girmiş, biz alırız diyerek. Memleketinde Adriano'nun istediği her şey var anlaşılan, gidince bir hoş oluyor.

Salı, Aralık 9

dedikodu

*Manchester'ın forvet hattı çoklarının iştahını kabartıyor. Tevez, Berbatov, Rooney, C-Ron, Giggs, diğer gençler vs. Bu adamlardan birisinin -özellikle Tevez- devre arasında gitmesi muhtemel. Ferguson'un kafasındaki back-up ise Benzema'ymış. Takımdan kimse gitmezse de Benzema gelebilir tabi, bu da öldürücü bir ihtimal.


*Xabi Alonso'nun sezon başında L'pool'dan ayrılması gündeme geldiğinde taliplerden birisi de Arsenal'di. Viera sonrası o bölgeyi tam anlamıyla dolduramayan Wenger, ömrümü gençlerin ğişmesini beklemekle geçirmeyeceğim, zaten burada pişmişi var diyerek bu adamı hala istiyor.

*Enteresan bir dedikodu Chelsea cephesinden. Drogba'nın muhtemel gidişi düşünülerek Michael Owen potansiyel forvet listesine alınmış. Heskey'i de alırlar mı diye merak etmiyor değilim.

*Premier Lig takımlarındaki forvet açlığı had safhada. Hertha'nın yaşı geç, gönlü genç çılgın golcüsü "kardeşim Pantelic" 3-4 kulübün listesinde.

*Tottenham'dan ilginç bir haber. Sezon başında Keane-Berbatov ikilisini birden satma gafletine düşen takım Keane'i geri istiyormuş. Hatalı üretmişiz, başkasıyla değiştireceğiz mantığıyla takas yoluna gitmişler. Aaron Lennon'ı verebiliriz demişler. Tottenham'ın bir başka adamı ise Crouch. Birinden biri olur herhalde.


*Cruzeiro'nun vurucu timinden Guilherme için iki Madrid takımı nabız yokluyor. Dinamo Kiev'in kira+ön alım hakkını içeren bir teklifinin varlığı da işleri biraz hızlandırmak gerekliliğini doğuruyor. Göreceğiz.

*City'nin muhtemel transferleri sayılırken hep aynı espri yapılırdı. 8 forvet, 1 golcü orta saha, 1 de golcü defans oyuncusu. şimdi Di Natale'nin peşindelermiş. Bir şeyleri ispatlamak niyetindeler galiba.

Salı, Aralık 2

@dedikodu

*Real Madrid hücum hattı yine yeni yeniden listelerin zirvesine çıktı. Son bomba Huntelaar. Real'deki Dutchman ekolüne bakacak olursak transferin gerçekleşme ihtimali yüksek. +20 milyon euroluk bonservis de sorun çıkarmayacak madem, hayırlı olsun.


*Podolski, devre arasının bir diğer transfer bombası olacak gibi artık. Takımında yeterli şansı bulamamasına rağmen milli takım performansıyla hala üst düzey olabilmesi düzenli oynadığında neler yapabileceği konusunda fazlasıyla fikir veriyor. Son dönemin modası City'nin yanında Podolski'nin peşinde Premiere League'den daha bir çok takım var. Göreceğiz.
*Tottenham Gomes'in yerine kaleci bakmaya başladı dedikoduları dönüyor son dönemde. Piyasada da kaleci sıkıntısı var ciddi ciddi.
*Sezon başında Liverpool'la adı sıkça anılan Gareth Barry'nin duyguları ters dönmüş olacak ki Aston Villa'da kalmaktan yana tavır koyduğu söyleniyor. Fiyat yükseltme mi, ortam kızıştırma mı bilemedim ama Barry'de bir şeyler olacak gibi.
*Milan savunmasında SOS var. Arsenal'le sorunları olan Gallas, Arsenal-Milan ilişkilerinin de iyi olmasını göz önünde bulundurarak İtalya'nın yolunu tutabilir. Zaten Wenger'in takımının yaş ortalamasını yükseltiyordu. Milan savunmasının yaş ortalamasını da düşürür biraz!


*ManU'nun forvet hattı biraz fazla zengin. Rooney, Tevez ve Berbatov'la birlikte yancılar Ronaldo, Nani, Anderson, arkada Giggs gibi oyuncular var. Hepsinin birden kadroda direk yer bulmaları zor. Bu doğrultuda menajerlerin en çok ilgilendikleri oyuncular aynı zamanda bu sayılanlar. Birisinden birisinin kafası karışacak ve gemiyi terkedecek.
*Roma'nın gelecek vaat eden statüsündeki genç oyuncusu Jeremy Menez için Fransa turu gözüktü diyorlar. PSG ilgililer arasında en istekli olanıymış.

Salı, Ekim 14

Gerrard vs. Lampard *4

Taşlar yerine oturmaya başladı. Kazakistan maçında son kez beraber oynadılar, şimdi birisi için kulübe göründü. Hakim görüş Gerrard'ın kenarda kalacağı yönünde. Muhtemel kadro:Beckham'ın uzun süre önce yaptığı analiz, ikiniz varsınız, bir de ben 3, sizden birinin yedek kalması lazım!